top of page

İlk 100 Günde Ekonomi


İktidarın ilk 100 günü tamamlandı. İlk 100 gün, dünya ekonomilerinde önemsenen, ölçüt olarak alınan bir dönemdir. Bu bakımdan biraz gecikmeli olsa da burada ilk 100 gün için bir ekonomi değerlendirmesi yapmak istiyorum.



Yazı: Hasan R. Ardıç

 

Ülkede bir seçim yapıldı, mevcut Cumhurbaşkanı tekrar seçildi. Bir de siyasal partilerin TBMM sandalye sayısını belirleyen genel seçim tamamlandı. Hukuken bir sorun olmadı. Seçim sonuçları açıklandığı haliyle kabul edildi. Kazananları kutlar yeni dönem görevlerinin başarılı olmasını dilerim.


Propaganda dönemi bitti. Şimdi artık olabildiğince birlik ve beraberlik içinde daha da çok çalışma zamanı. Ülkenin saptanan, bilinen en büyük ve önemli öncelikli sorunu ekonomi nitelikli sorunlar. Enflasyondan başlayalım isterim. Esasen bu konuda çok yazdık ve çok söz söyledik. Hani ayıp kabul edilmesin ama hepsi de doğru çıktı.


Bana göre bu tür eleştirilere kısa bir süre ara verelim ve çözüm yollarını güncellenmiş bilgilerle aramaya devam edelim. Bu, daha rasyonel. Enflasyonun düşürülmesine ilişkin yapılması uygun olan maddeler yapılmaya başlandı, ancak bu defa iyimser olmak için hiç acele etmeyelim. An itibariyle eğitimli bir Hazine ve Maliye Bakanı (HMB) görev başında. Basından izleyebildiğim kadarıyla da kendisine görevinde şimdilik müdahale edilmediği görülüyor. Keza benzer şekilde bir TCMB Başkanı da görevde. Onun yaklaşımlarını da şimdilik kaydıyla kısmen gerçekçi buluyorum. Ancak dediğim gibi gelişmeleri görmek, heyecanla iyimserliğe erken geçmemek daha tedbirli olmak en iyisi.


Gerek Sn. Bakan, gerekse Sn. TCMB Başkanı söylemlerinde enflasyonun düşürülmesi konusunda kararlılık mesajları veriyorlar. Öncelikle dikkatimi çeken; politikaların revizyonu hususunda oldu. Bana göre, kimse kusura bakmasın, ortada gerçekten bir politika yok. Neyin revizyonunu yapacaklar, anlamakta zorlanıyorum. Maliye politikası, Para Politikası, Faiz Politikası gibi…


Yapılacak iş; Maliye Politikası ve eşanlı olarak Para Politikasının yapılması, kararlılıkla uygulamaya alınmasıdır. Bu durumda doğallıkla kur politikası-kurlar, dış ticaret politikası, ihracat ve ithalat, dış ticaret açığı, cari açık ve diğerleri etkilenecektir. Önceden planlanmış davranış prosedürleri olmadan alınan kararların ekonomiye verdiği zararları yakın geçmişte yaşadık; ekonomi deneyerek ulaşmayı değil, kendi kuramlarına uygun bilimsel doğrularla yön bulmalı ve yönetilmelidir. Yanlışta ısrar ve hele ki iddia ve inat yoluyla ekonomi yönetmeye çalışmak olacak iş değildir.


IMF Ekonomi İçin Çözüm mü?


Örneğin belirli koşullarda da olsa IMF ile beraber çalışmak, Stand-by sözleşmesi ile kredi kullanmak hem uygun hem de gereklidir. Bu durumda bile kredi kullanmayı, IMF ile görüşmeyi reddetmek, bunu iç politika için yaparak ülkedeki ekonomik sorunların çözümünü ertelemek uygun olamaz bir yaklaşımdır. Tamam, IMF kredi koşulları ağırdır ama çözüm için bu bir seçenektir. Seçim çapı, büyüklüğü ne olursa olsun; mahalli / ulusal, bu tür sözleşmeler hükümet parti(leri) tarafınca önemli bir çekince ve erteleme nedenidir.

  • IMF Stand-by sözleşmelerinin fayda maliyet analizini yaparken karşılaştığımız en önemli kriterler arasında;

  • Evet, IMF faiz sistemi genelde düşük oranlı değildir ve aksine bu oran muadil kredi faizlerine oranla daha da yüksektir.

  • Kredinin alındığı yer, alenen bellidir. Adres IMF’in kendisidir.

  • Yazılı bir sözleşme ile koşulların tamamı net olarak belirlenmiştir. Sonradan, tek taraflı bir madde değişimi yapılmaz.

  • IMF, borçlu tarafı son derece sıkı takip eder, denetler ve ödeme programına uyum için gereken durumlarda baskı kurar, sonuçta alacağının zamanında veya faiziyle beraber ödenmesini temin eder. IMF, borçlu devletin istihdam hacminden, ücret yapısına kadar müdahaleler yapma hakkı saklıdır. Gereği durumunda bu opsiyonları kullanmakta tereddüt etmez.

  • Borçlu ülkenin yönetimleri bu denetlemeleri kabul etmek ve net olarak iş birliği yapmak durumundadır. Bu koşul genelde Stand-by sözleşmelerinde yazılıdır.


IMF (International Monetary Fund)

Bunlar kurumsal, önceden kararlaştırılmış koşullardır.

Sonunda ne olursa olsun önerilen; önceden anlaşmak koşuluyla kredinin bazı aracı kuruluşlardan değil, ülkemizin de ortağı olduğu IMF’den alınması; kurumsal, sözleşmeli, belli bir uygulamadır. Tavsiyemiz de bu doğrultudadır.


Bugüne kadar sayısını bilmediğim kadar IMF ile ilgili yazı yazdım. IMF yanlısı değilim. Son 4 yıl içinde bu mecrada 8+ yazımdaki ortak öneri;

  • IMF ile mutlaka görüşülmesi,

  • Eğer uluslararası bir finans kuruluşundan borç alınacaksa, IMF’nin tercih edilmesi,

doğrultusunda olmuştur. IMF tarafından kredilendirilen ülkelerde, sözleşme yapan ve IMF kredisi alan hükümetler özellikle muhalefet partilerince ağır eleştirilir. Gerçekçi çözüm önerisi olmayan eleştiriler, boş ve geçersiz kabul edilmelidir.


Türkiye 1 Ocak 1961 itibariyle IMF ile çalışmış, 19 adet Stand-by sözleşmesi imzalamış, bütün ödemelerini yapmış, zaman zaman ödemelerde gecikmeleri olsa da faizi ile ödemelerini tamamlamıştır. Türkiye ile IMF arasındaki 51 yıllık kredili dönem, 421 milyon dolarlık toplam borcun ödenmesiyle parasal bağlamda yeni bir borçlanmaya kadar bitmiş görünmektedir. Bunu şimdilik “beraber çalışılmamakta, kredi kullanılmamaktadır” olarak anlamak daha doğrudur.

  • Toplamda tahsis edilen kredi : ABD $ 56.942.milyon

  • Kullanılan ve ödenen tutar : ABD $ 49.557.milyon

Bu noktada yine daha önce yazdığım bir yazıdan alıntılarla (bazı kısaltmalar yaparak) IMF konusunu işlemeye devam ediyorum.


Bu noktaya gelinceye kadar geçen zaman sürecinde, örnek olarak son 5 yıl içinde IMF ile görüşülmemesini eleştiriyorum. Türkiye’nin kredi kullanmaya (ülkeye yasal bağlamda, kayıtlı para sokmaya) ihtiyacı olduğu bilinmektedir ve bunu da en iyi, en yakından bilenlerden biri IMF’dir.


Hiç kimse alınmasın, Londra’daki veya herhangi bir ülkedeki kredi veren kuruluşlar, elbette saygın finansman kurumlarıdır, ama uyguladıkları kredi faizleri ve aldıkları teminatlar yüksektir. Bu kuruluşların yarın “falanca iş insanına ait olduğu” bilgisi meselâ ortaya atılabilir ve hükümet zor durumda kalabilir. Bu bakımdan yukarıdaki satırlarda bilinirlikten ısrarla söz etmek bana daha doğru geldi.


O halde kimdir bu IMF, herkesin biliyor olmasına rağmen tekrar olarak gündeme alalım.

Burada bu yıl içindeki IMF yazılarım arasından “IMF, Türkiye’nin Ekonomik (Parasal – Monetary) Sorunlarına Çözüm Olabilir mi?” konusunu işleyen yazıyı burada bir daha ama bu kez biraz daha kısaltılmış haliyle ele alalım.


Küresel ekonomilerde, malî anlamdaki kötü ekonomik gidişatın çözümünde akla ilk gelen çözüm yollarından biri IMF ile ilişki kurmaktır. Zaten bir şekilde çalışılmış ise, o zaman da IMF ilişkisini tazelemek gelir. Ülkemiz geçmiş yıllarda IMF ile çalışmıştır. 14 Mayıs 2013 tarihinde Türkiye’nin IMF'ye olan borcu kapanmıştır. Ancak bunun IMF’den çıkış olarak anlaşılması söz konusu değildir. Sadece an itibariyle Türkiye-IMF arasındaki borç-alacak ilişkisi sıfırlanmıştır. Bu hususu yukarıda belirtmiştim.


IMF hakkında şimdiye kadar defalarca verdiğimiz bilgilerin özetini aşağıda hatırlatıyorum.


IMF, 1944 yılı Temmuz’unda, New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods kentinde kurulmuştur. 189 ülke IMF üyesidir, Türkiye'de 1947 yılı itibariyle IMF üyesidir.


IMF'nin kuruluş temel amacı; üye ülkelerin karşılaştıkları geçici ödemeler dengesindeki krizleri gidermek, bu krizlerden kaynaklanan ithalat kısıtlamalarına çözüm getirerek dünya ticaretinin daralmasına engel olmaktır. Bankacılık kurallarına uygun çalışan finansal işlemler için kurulmuş olan bir fondur. Kristalina GEORGIEVA, resmen 1 Ekim 2019 tarihinde 5 yıl için IMF başkanlığı görevine seçilmiştir.


IMF Bankacılık kurallarına uygun çalışır. Ancak IMF ile çalışmanın koşulları normal bir borç veren ile çalışmaktan biraz daha farklıdır. Çok basitçe özetlemek gerektiğinde; IMF üyesi ülke, diyelim ki malî anlamda ekonomik bir zor duruma girdi, bu o ülkeyi ciddi şekilde olumsuz etkiliyor. Ülke kendi iç karar mekanizmasında, (eskiden bizde Bakanlar Kurulu idi) IMF'den kredi alınması için bir Stand-by Anlaşması yapılmasına karar verdiğinde, ülkenin Hazine ve Maliye Bakanlığı ilgili birimleri IMF’ye başvuruda bulunurlar.


IMF’nin ülke ekonomileri konusunda zaten son derece gelişmiş güncel bilgileri olduğundan kredi yanıtı hızlı bir şekilde değerlendirilerek borç talebinde bulunan ülkeye resmen bildirilir ve bir Stand-by anlaşması imzalanması için bir araya gelinir. Çok salt olarak prosedürler bunu gerektirir.


Anlaşmanın kredilendirilen ülke için, standart borçlanma koşullarının ötesinde ve daha ağır şartlar içeren bir anlaşmadır. IMF genelde, sıkı bir kontrol mekanizması kurar, istihdam hacminden asgari ücrete, yatırımlardan büyük ölçüdeki kiralamalara, faizlere ve hatta kurlara kadar birçok konuda çeşitli kondisyonlar kurar ve bunların zamanında ve istenilen ölçüde karşılanmasını şart koşar. Türkiye yakın geçmişe kadar bu tür koşullarla kredilendirme konusunda deneyim kazanmıştır. Bu cümleyi yazı içinde birkaç defa tekrar etmek sıkıcı olsa da hatırlama bakımından uygundur.


Kredilendirilen ülkede başta muhalefet tarafından genelde IMF ile çalışılması sürekli kötülenir, iktidarın IMF ile çalışması eleştirilir ve bu durum adeta milli bir mesele haline getirilir. Bir iktisatçı olarak bunu haksız ve gerekli olmayan bir yaklaşım olarak görüyorum.

  • IMF kredi veren finansal bir kuruluştur. Bir yardım kurumu değildir.

  • IMF hiçbir zaman, üye ülkeye kredi vermek için gitmez. IMF’ye giden borç talebinde bulunan üye ülkedir.

  • IMF kredilerinin şartları açık ve nettir ve Stand-by sözleşmesinde yazılı olarak yer alır. Sonradan değiştirilmez, otomatik yenileme yapılmaz.

  • Finans çevrelerinde kredi her zaman faiz ile maliyetlendirilir. IMF kredileri de faize tabidir.

  • Kredilendirmenin değişik ve çok sayıda kuralı varsa da en önemli gösterge CDS Primidir. 300 puan üzeri kredilendirme yüksek risk primine konudur ve maliyeti de yüksektir. Türkiye’nin CDS Primi yüksek düzeylerde seyretmektedir. Bu dönemlerde 500 puan üzerindedir. Bugün 10/9 300’lere indirilmiştir. Ancak CDS sürekli güncellenmelidir, statik değildir.

  • Faiz oranı mutabakata tabi gibi görünse de CDS Priminin önemli bir belirleyici rol oynayacağı malumdur.

Şartlar basit olarak yukarıda özetlendiği gibidir. Kredilendirilmek isteyen talepkâr taraf olarak bu koşulları veya pazarlıklara göre gelinen koşulları kabul ederseniz, Stand-by sözleşmesine taraf olursunuz.


Koşulların ağır olması;

  • Kredinin en azından zamanında geri ödenmesini sağlamak,

  • Kredi konusunun çözümlenmesini kontrol etmek,

  • Kredinin sadece amacına uygun kullanımını denetlemek içindir.


IMF Başkanı Kristalina Georgieva

IMF İle Mali Tarihçe (1 Ocak 1961-14 Mayıs 2013)


Türkiye, ilk kez 1958'de dış borç alabilmek amacıyla IMF tarafından hazırlanan bir programı yürürlüğe koymak zorunda kalmıştır. Bu vesile ile IMF ile Türkiye arasındaki ilk Stand-by anlaşması da 1 Ocak 1961 yılında yapılmıştır.


Türkiye, IMF ile toplam 19 Stand-by anlaşması imzalamıştır. İlk anlaşma 1 Ocak 1961'de bir yıllık süreyle imzalandı. Türkiye, 1961-1970 arası her yıl IMF ile bir Stand-by anlaşması yaptı.


İlk imza askeri yönetimle; Türkiye'nin IMF ile ilk Stand-by anlaşması, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ülkeyi yöneten askeri idare sırasında, 1 Ocak 1961 tarihinde gerçekleşti.

Cemal Gürsel döneminde sağlanan bu anlaşma kapsamında IMF'den 16 milyon SDR borç alındı. 1961 sonunda Başbakan olan İsmet İnönü, 1965'e kadar IMF'den 55,5 milyon SDR'lik borç almıştır.


1965 yılında Adalet Partisi ile iktidara gelen Süleyman Demirel, 1966-70 yıllarında beş Stand-by anlaşması kapsamında toplam 175,5 milyon SDR borca imza atmıştır. Bülent Ecevit de IMF ile anlaşmıştır. 1971-78 yılları arasında IMF'den borç almayan Türkiye, 1978 yılında Bülent Ecevit döneminde IMF’in kapısını çaldı. Ecevit 1978-79 yıllarında toplam 320 milyon SDR'lik Stand-by anlaşmalarına imza attı.


1980 yılında yeniden iktidarda olan Süleyman Demirel, 12 Eylül darbesinden aylar önce 1,25 milyar SDR'lik, üç yılı kapsayan bir 'genişletilmiş fon kolaylığı' (EFF) anlaşmasını imzaladı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye'yi üç yıl yöneten askeri yönetim boyunca IMF ile yeni anlaşma yapılmadı.


1983 yılında Anavatan Partisi ile iktidara gelen Turgut Özal, IMF ile 1983-84 yıllarında 225 milyon SDR bedelinde iki ayrı Stand-by anlaşması imzaladı. 1984'te imzalanan Stand-by anlaşmasından sonra Türkiye 10 yıl boyunca IMF ile bir anlaşma imzalamadı. 1994 yılında iktidarda olan Tansu Çiller bu uzunca aradan sonra 460 milyon SDR’lik anlaşmaya imza attı.

1999 yılına gelindiğinde tekrar Başbakan olan Bülent Ecevit, IMF ile 1999 ve 2002 yıllarında 23,7 milyar SDR’lik iki anlaşma yaptı.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki AK Parti iktidarı, Türkiye'nin IMF ile son Stand-by anlaşmasını 2005 yılında 6,6 milyar SDR'lik ödenek için yaptı.


Ekonomik krizlerin ardından Türkiye’de herkesin adını ezberden söylediği Uluslararası Para Fonu IMF ile 51 yıllık borç ilişkisi şimdilik bitti. Türkiye, Stand-by düzenlemeleri kapsamında yapılan anlaşmalardan kaynaklı 421 milyon dolarlık borcun son taksitini ödedi.

Bu noktada SDR (Special Drawing Rights-Özel Çekme Hakları) konusunu açıklayalım.

Çünkü tüm Stand-by sözleşmelerinde olsun, IMF içinde karar alınmasını gerektiren oylamalarda olsun kullanılan ortak birim budur. Üye ülkelerin kota yükümlülüklerini IMF’e taahhüt etmesi ve belirli bir miktarını da fona yatırması ile oluşur.


Kota, Sermayeye Katılım Payı Olarak da Tanımlanabilir


Dolar, Euro, Yuan, Yen ve Pound Sterlin’in belirli ağırlıklarda oluşturduğu bir sepette toplanır. Bu kotalar toplamı SDR (Special Drawing Rights / Özel Çekme Hakları) olarak ifade edilir.


IMF kotalar toplamı 477 milyar SDR’dir. 1 SDR yaklaşık 1,385 Dolara eşit olduğundan kotalar toplamının karşılığı 661 milyar $ ve Türkiye’nin payı da 4.658,6 SDR karşılığı 6,455,6 milyon $’dır. (Sayıları güncellemek yararlı olabilir, hatta gereklidir)


Özetle IMF’nin temel kaynağı kotalardır ki maliyetsiz olan bu sistem IMF’e hareket esnekliği sağlamaktadır. IMF, sadece üye ülkelere borçlanmak suretiyle kendi kaynakları yetmediğinde bu şekilde bir karşılama yapar.


Yani IMF, piyasalardan borç almaz. Son olarak IMF, bir borçlanma fonu kurmuştur. Türkiye de bu fona 5 milyar $ taahhütte bulunmuştur. IMF Türkiye’den, Türkiye’nin bu taahhüdü karşılığı katkıyı almamıştır.


Merak edenler için Türkiye’nin kotasının sağladığı oy gücü %0,95 karşılaştırma yapabilmek için belirtelim, en büyük oy gücü oranı da ABD’nin olup, oy gücü %16,52’dir. Rezerv tahsislerinde SDR miktarı ülkelerin oy gücüne göre belirlenir.


WB (World Bank / Dünya Bankası) dünyadaki yoksullukla mücadele etmek amaçlı olarak belirli projeler için gelişmekte olan ülkelere borç vermektedir. IMF bu tür projelere borç vermez. Genellikle ciddi borcu olan ülkeler için “kurtarma” adı altında verilen kredilerin asıl işlevi, uluslararası ticareti istikrarlı hale getirmek, dünya ticaret hacminin daralmasına izin vermemektir. IMF'den borç alan ülkeler, sonrasında bu krediyi bazen ağır faiz oranları ile geri ödemek zorundadırlar. Bu genel bir yaklaşımdır. Ancak halk arasında bilinen şekil de budur ve bu nedenle de IMF zaman zaman iç siyasete sıkça konu olur.


Yakın geçmişte Pakistan, Yunanistan, Ukrayna, Arjantin, Uruguay gibi ülkeler bu kurtarma operasyonlarında IMF’den kredi alan ülkeler olmuşlar ve yüksek oranlı faizlerle karşılaşmışlardır.


Türkiye, 1961-2005 yılları arasında 19 Stand-by anlaşması yaparak tahsis olunan $ 56.942 mio’nun $ 49.557 (mio) kısmını kullanmıştır. Türkiye-IMF ekonomik ilişkilerinde 1980 yılına kadar kullanılan krediler düşük kabul edilebilir mertebede olmuştur.


IMF, enflasyonla mücadele gibi konular hakkındaki görüşlerimi özet halde toplamaya çalışırken son derece dinamik olan Türkiye Ekonomisi Orta Vadeli Program (OVP) açıklayınca gözleri OVP’ye çevirme gereği ortaya çıktı. OVP (Orta Vadeli Program) yayınlandı.


Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

Orta Vadeli Programın sunumu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sn. Cevdet YILMAZ tarafından yapıldı. 3’üncü çeyrek bitmeden yapılan sunumda olumlu ama daha ziyade de negatif yaklaşımlar olduğu görüldü, gerçekçi yaklaşımların çok az olduğu da saptandı. Çelişki ve tutarsızlıklar, yine matematiğe aykırı hususlar var. Malî konularda; Hazine ve Maliye Bakanlığı ve TCMB’nin sayısal bildirimlerinde yakın geçmişe oranla biraz daha gerçekçi sayısal değerler konuşulsa da bunların nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin somut açıklamalar yapılmadı. Dolayısıyla Hazine ve Maliye Bakanlığı ve TCMB söylemlerinin destek ve dayanak gereksiniminin devam ettiği görüldü.


Bu açıdan bakıldığında inandırıcı gücün sergilenmediği bir OVP iş insanlarına, mali kuruluşlara, şirketlere ne verdi derseniz: Esasen bu soruyu hakkıyla yanıtlamak kolay olmayacak. Geçmiş bakıldığında konuşulanlar daha gerçekçi gibi görünüyor, ancak alt yapının somutluğun teminine ilişkin güçlü bir cevabı olmadı.


Enteresandır, ilk kez TÜİK tarafından yayınlanan sayılarla ENAG tarafından yayınlananlar arasında son zamanlarda alışılmadık bir fark çıktı. TÜİK sayıları enflasyon için ENAG’ın da İTO'nun da üzerinde. Kısaca son dönemin alışılagelen yayınlarından farklı bir yaklaşımla karşılaşıldı.


Bu ne demek derseniz;


Çeşitli yaklaşımlar var.

  1. Olumlu bir yaklaşım olarak kabulü mümkün. Artık sayısal gerçeklere birinci dereceden önem veriliyor ve sayısal görüşler çok dikkatle hazırlanıyor.

  2. İddia edildiği gibi bu değerler talimatla değil, olduğu gibi veriliyor.

  3. Bu sayısal yaklaşıma göre enflasyon daha şimdiden yükseltilen değerleri geçecek.

  4. Hesaplamalar bu şekilde yapılabiliyorsa, TÜİK’e güven duymanın gereği ne derece doğru olur.

  5. Yaklaşmakta olan yeni seçimlerin bu kararlar üzerindeki etkisi 2023 seçimlerine hangi oranda yaklaşır.

İşte bu platformda çelişik yaklaşımlar, tartışılan sayısal düzlemler bundan sonrası için güvenilir olacak mıdır?

Tüm bu yazılardan; güncel olanlar, güncelleştirmeler, eskiler ve yeniler arasında bir toparlama yapmak yerinde olacak.


Özet Bir Sunum


Bence ilk soru şu olmalı: IMF, Türkiye’nin ekonomik (Parasal-Monetary) sorunlarına çözüm olabilir mi?


Sorunun çeşitli yönleri olsa da her halde ilk nokta parasal sorundur. O zaman IMF’de, diğer finansal kurumlar da sorunun çözümünde yararlı olabilirler. Bu durumda serbest rekabet koşullarında en uygunu ile anlaşma yapılmalı önerisi yapılabilse de bence yaklaşım farklı olmalı.

Devletlerin kredi sözleşmesi yapacağı kuruluşların resmi, bu konuda olumlu şöhreti bulunan kurumlar olmalı. (IMF gibi) Yapılacak Stand-by sözleşmesi, açık, net olmalı. Özetle IMF, sorun çözümü için en uygun kurumdur.

Bu noktada IMF tarafında olduğum sanılmasın. Ben bilirsiniz yazılarımda objektif olmayı ve bilimden yana yazmayı daima tercih etmişim ve bu çerçevenin dışına çıkmamışımdır. IMF kurumsal bir finans kuruluşudur, Türkiye 1947 itibariyle IMF ortağıdır. Stand-by sözleşmesi kurtarma operasyonunun taraflarca kesin belirlediği koşullarda net ve sağlam olarak geçerlidir. Hiçbir söylentinin yapılmasına da açık bir çalışma değildir.

Takip eden soru: İzlenecek yol ne olmalı? Bu işin ilk ışıklarını görmek için en kısa vade ne olmalıdır?

Enflasyonla mücadele zor bir mücadeledir. Zaman alır, eleştiri alır. Mücadelenin türünü anlatmak, sıkı para politikası, mali politikaları iyi anlatmak gerekli ve önemlidir. İyi, açık ve net bir Stand-by sözleşmesi, süresi, ödeme planı, ödenecek faizlerin belirlenmiş olduğu bir sözleşme bu işin ana çözüm kaynağıdır.


Tabii bu arada krediyi kullanan şirketin krediyi veren şirket tarafından son derece takipçi ve sıkı olarak denetlenmeyi kabulü ön koşuldur. Kredi kullananın da kullandıranın da devlet nitelikli olması işi zorlaştırır. Hükümetler de muhalefettekiler de seçmenlerin tercihleri doğrultusunda davranmak durumundadırlar, ayrıca seçmen yani oylarıyla son sözde çok etkili olan, partiyi de kontrol etmek ister, genel de de bunu başarır.

Buraya kadar; onlarca, belki yüze yakın sayıda enflasyon yazısı ile konunun önemini, peşinde getireceklerini, nasıl mücadele edileceği hakkındaki görüşlerimi belirttim. Şimdi enflasyon konumuza gelelim.


Enflasyon

Enflasyon Ekonomik Bir Sorundur


O bakımdan enflasyona ilişkin çözümler de ekonomi biliminin içinde aranmalıdır. Bana göre enflasyon, ülke ekonomilerinde yıllık %10’u bulmamalı, ancak sıfır da olmamalıdır. Ekonominin büyüme oranı bakımından bu durum önem taşır.


Enflasyon sadece matematik değildir, ama sadece psikolojik de değildir. Çok küçük bir oranda da olsa işin psikolojik tarafı her şeyde olduğu gibi vardır.


Enflasyon yıllık 3 haneli sayılarla ifade ediliyorsa bunu öyle 1-2 yılda yok etmek, hatta tek haneli değerlere indirmek iktisaden ve matematiksel olarak mümkün değildir.


Örneğin enflasyonu düşürmek, kurlara da bağlıdır, faizlere de.


Devletlerin en üst düzey yöneticileri, mali kurumları, bankalar, ticaretin önde gelen firmaları ve vatandaş belirli bir hedefe kilitlenmezlerse enflasyon, tek başına çözülmez. Bundaki etkenler de defalarca bu satırlarda da yer aldı.


Enflasyonu tek başına sadece düşürmek değil, beraberindekilerle ele almak bir zorunluluktur. Ancak böyle bir top yekûn hareketler bütünü çözümü mümkün kılar düşüncesindeyim.

Sonuç

Böyle bir yazıda sonuç, en zor paragraftır.

Yazının sonucu ise, şimdilik beklenmemektedir. Biraz zaman kullanmaya ihtiyaç vardır. Enflasyonla mücadelenin sonucu ise, katiyen bu kadar kısa zamanda alınamaz. Tüm diğer iktisadî konuların matematiksel uyumunun sağlanması bile bu derece kısa sürede yapılamaz.

İktisatçılar olarak bizler, ekonomi disiplininin gereklerini anlatırız. Okuyan okur, dinleyen dinler. Hiçbir kuramı akıl ve bilim yoluyla anlatamadıklarımızı zorla anlatmak gibi bir niyetimiz de yok, gücümüz de yok. Ülkemizin çıkarları doğrultusunda, açık ve net bildiklerimizi kamunun bilgisine sunarız. Yapmaya çalıştığım da budur zaten.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating
bottom of page