top of page

Bir Temmuz Daha Bitti!


Zaman böyledir işte, çabuk geçer. Aslında çabuk geçen zaman değil, hızlı tüketilendir çabuk geçtiği söylenen. Örneğin Ekim ayındasınızdır, belki de Kasım… Temmuz ayının gelmesini beklersiniz, beklerken de Temmuz’da yapacaklarınızı hayal edersiniz. Ama Temmuz bir türlü gelmek bilmez…



Yazı: Hasan R. Ardıç

 

Bu defa gelir ve bir anda göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürede yerini Ağustos’a bırakır. Yani Temmuz, biter ve gider… Nasıl geldi, nasıl geçti; bir türlü anlayamamanın verdiği şaşkınlıktır, geçip giden Temmuz’un geride bıraktığı…


Geçmişe gidince müziksiz olmuyor. Meselâ şu an Dave Brubeck’den “Besame Mucho” dinliyorum. İnstrumental jazz. Tabii piyano var, kontrbas da… Müthiş… Esasen yılın şarkısı seçilmesi gereken çok kuvvetli adaylarımdan biri idi “Besame Mucho” … Seçimi kazanan Yoko Ono, John Lennon çiftinin ünlü “İmagine” parçasını da çok büyük keyifle dinleyenlerdenim. Bana göre özelliği olan bir diğer parça da Latin… “Esta Historia de un Amor”. Bir Carlos Almaran bestesi. Ölen kardeşinin duygularını onun gönlünden geçtiğine inandığı şekilde eşi için yazdığı bir aşkın hikâyesi… Hemen hemen her dile tercüme edilmiş. Bizde Ertan Anapa’nın sesi ile tanındı, daha sonra Yaşar’dan da dinledik. Belki daha da vardır… Bu arada French Latino da çok güzel icra ediyor bu klasiği…



Böyle çok dinlenilenlerden, nadir olanlara doğru çok uzun, dolu bir liste yapmak mümkün. Keşke belirli bir düzende bunları sıralayıp Sevgili Sezen Cumhur Önal ile berber sunabilseydim. Belki bir gün olur, kendisiyle tanışırız. Rahmetli Fecri Ebcioğlu da rahmetli babamın İEL’den talebesi idi. Ama o fırsatı kaçırdım; ne yapalım, küçüktüm ve ders çalışıyordum…


Bizim kuşağın (1957 doğumlular) müzik zevki ve anlayışı farklı idi. Bunu genelde ne X, ne Y, ne de Z kuşaklarına anlatabilmek çok zor; en azından o hissi tam olarak anlatabilmek zor, çok zor… Burada şöyle bir soruyu uzun zamandır soruyorum kendime; biz o müzikleri seviyoruz. Acaba anılarımızın olmasından mı, yoksa o müziklerin gerçekten güzel olmasından mı? Bence her ikisi de...


Meselâ “All Hang Up in Your Green Eyes”, “Fly Me to The Moon”, “La Vie en Rose”, “Solamente Una Vez” ….


Müzikler güzel, sözler basit ama duygu dolu, çok fazla hattâ bazen hiç yüksek teknoloji yok. Bir büyüğüm bana “equalizer”dan müzik dinlemeyi eleştirirdi. Daha sırada Julio Iglesias, Nat King Cole, Frank Sinatra, Tom Jones, Engelbert Humperdinck var. Fausto Papetti, Paul Mauriat, gibi…


Hiç kimseyi unutmadan bu yazıyı bitirmek mümkün görünmüyor. Mutlaka burada yazmadıklarım var, ama hiç birini unutmadım, unutamam. Şu an aklıma gelmeyenler desek? Onlar benim eski dostlarım, büyük bir çoğunluğunu tanımamış olsam da onlarla büyüdüm, o şarkılarla âşık oldum, dans ettim.


Ama onlar beni atık yavaş yavaş ve birer birer bırakıp gidiyorlar… Yapabileceğim bir şey yok, hayat böyle… Zeki Müren’in yazdığı gibi “Biz hiç ayrılamayız derken, kavuşmak hayâl oldu…”


Bugünlerde en çok dinlediğim ve sevdiğim iki eser var;


Dmitri Shostakowitz bestesi, “The Second Waltz” ve Erik dalı, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası.


İzlemenizi, dinlemenizi öneririm.


Sevgiyle kalın…

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page